Şehirli Olmak

Şubat 27th, 2010

 Şunun şurasında Çorum’un yerlisi kaç kişi kaldık?

Ne zaman bir muhabbet olsa ve sorulsa nerelisin diye, bir sıkıntı başlar bende. Çorumluyum, derim. Hangi köyünden, derler. Köyüm yok, ben Çorum’un yerlisiyim, derim. İnanmaz, sorgular bakışla bakarlar yüzüme.

Nerede bizim Çorumlular, hepsi buharlaşıp utçu mu, bu memlekette kimse yok muydu kardeşim otuz yıl, elli yıl, yüz yıl önce? Ben de onlardan birinin torunu olamaz mıyım?

Şimdilerde inanmasam da, geçmişte şehirli olmak bir ayrıcalıktı bizim gözümüzde. Hani bir alışkanlığımız vardır; bizimkiler, ötekiler diye bölmeyi çok severiz. İşte zamanında büyüklerimizin yönlendirmesiyle biz de kendimizi ayrıcalıklı sayardık. Biz şehirliydik onlar köylü… Ne farkımız vardı? Atatürk:” Köylü milletin efendisidir.” dese de, kimse inanmadı, kabullenmedi. Onlar cahildi, görgüsüzdü. “Köylü her şeyi bilir de utanmayı bilmez.”di. Tabanı donralı köylüydü onlar. Şehir adetlerini bilmez; giyimi, kuşamı yakıştıramazdı.

Biz şehirliydik. Baskın bir kültürün temsilcileriydik. Biz bilirdik her şeyin en güzelini, bizden sorulurdu görgü. Tepeden bakardık hep onlara. Onlar da kabullenmişlerdi sanki, boyunlarını büker, şehirlinin aşağılamalarına ses çıkarmazlardı. Ama yine de bildiklerinden kalmaz, akıllarını doğrusuna giderdi. Kabullenilmişlik şekilde kalırdı yani.

Yıllar geçti bizim anlamsız gururumuz kaybolup gitti. Birçok yönden gerçekten köy kültürüne nazaran daha iyi olan şehirlilik kültürü bu çatışmada maalesef mağlup oldu.. Biz onları şehirleştirelim derken, onlar şehirlileri köylüleştirdi. Şimdilerde bir şehir-köy çatışması yoksa bunun sebebi artık şehir kültürünün olmayışıdır bence.

Şehirli olma gururunu asla tasvip etmedim. Geçmiş zamanda köylülerin cahilliğinin aslında üstün kültüre sahip olduklarını söyleyen şehirlilerin insanlık adına üzerlerine düşeni yapmadığı, onlara ulaşıp eğitmediğinden kaynaklandığına inanıyorum. Top yekun köylüleşme yerine, top yekun şehirleşebilseydik, demekten de kendimi alamıyorum.

Popularity: 2% [?]

Aytekin Kırdıoğlu, Edebiyat, Yaşam

Gece yarısı matematik

Şubat 22nd, 2010

Bir gün elime matematik kitabı, eve doğru sallana sallana gidiyordum.Çok sevdiğim bir abim beni gördü ve kitabı hemen elimden kaptı.İşlediğimiz konulara baktı ve denklemleri göstererek bu konuyu anlarsan tüm matematiği halledersin demişti.Ben yine her zaman ki gibi yamalak çalışıyor.Ama yine de iyi notlar alıyordum.Hocamız bizi hep tahtaya kaldırır dersi bizle işlerdi.Derken ilk dönem bitti karneme dört düşmüştü.İkinci yarısı o çok merak ettiğim denklemler konusu geliyordu.Derken olan oldu.Hocamız için sevindirici,bizim için üzücü haber geldi.Hocamız hamile kalmıştı.Daha sonra matematik derslerini oyunlar oynayarak geçirdik.Ve bekledik sadece bekledik.Hepimiz dersin boş geçmesine her ne kadar sevinsek de bunun daha sonra burnumuzdan fitil fitil geleceğini biliyorduk.Nitekim öyle de oldu.Bir hoca geldi,dershaneye giden arkadaşlarla yani iş bilenlerle konuyu işledi gitti.Biz sadece tahtayı seyrediyorduk seyirlik niyetine.Yazılılarım iddaa kuponu gibiydi.(1,2,1)Ama ilk dönemdeki notlarıma bakarak hoca insafa gelip kanaat kullanmıştı.Daha sonra ben matematiği,matematik beni bıraktı.Bir ara Ö.S.S dönemlerinde tekrar baktım,hocamız bundan kaçamazsınız:Bakın aşağıda memur olmaya çalışanlar var.Onlar matematik öğrenmeye çalışıyor; gelin erkenden halledin derdi.Biz tabi kulak ardı ettik söylenenleri.Neyse gün geldi üniversite bitti.Yine de yeniden matematikle tanışmak,hatta bu sefer kanka olmak zorundaydım.Gece yarısı uykum kaçıp matematik sorusu çözecek kadar hem de…

Hepimiz bu soyut kavramların   hayatta ne işimize yaradığını düşünürüz.Aslında hepsinin bir manası,bir sebebi vardır.Bu sebebler silsilesine girmenize ve matematikte tüm soruları çözecek kadar uzmanlaşmanızı kimse beklemiyor.Siz sadece yapabileceğinizin en iyisini yapın yeter.Şunu unutmayın ortalama zekaya sahip herkes matematik yapabilir.Yeter ki yapmak istesin…

Popularity: 3% [?]

Genel, Mahmut Yıldırım (Mentalist), Yaşam

Oje ve Abdest

Şubat 7th, 2010

Yo yo yanlış anlamayın, oje ile abdest konusunda yazmayacağım. Bu konuyu İslam İlmihallerinden öğrenebilirsiniz. Ne fetva vermeye niyetim, ne de yetkim ve bilgim var. Peki o zaman neden böyle girdin, diyeceksiniz. Onu da anlatayım. Bu günlerde okul tatil ya, ben de mecburen kadına yönelik programlardan birini izliyorum. Derken din konusunda yetkili ve etkili bir zat, yine Türkiye’nin en önemli kanallarından birine çıkmış konuşuyor. Sık sık da telefonla sorular yöneltiliyor hocamıza. Ben bizim kitap okumayı sevmediğimizi bildiğim için en basit soruların bilme yöneltildiği programı sabırla dinliyor ve soruların basitliğine hayret etmiyorum. Demiyorum ki, kardeşim hiç mi kitap okumuyorsunuz? Ne ise efendim, bu cevabı belli sorulardan biri daha yöneltildi ulemamıza: “Tırnak ojeliyken abdest alınır mı?” Ben sorunun cevabını biliyorum derken, ilk şaşkınlığı yaşıyorum. Ulema, olabilir diyor, madem mesh ediliyor, o zaman boya üzerinden de mesh edilir gibi bir yaklaşım sergiliyor. Mesh bir ihtiyaç gereği iken ojeyi nasıl bu ölçüde değerlendirdiğini anlamasam da, bu konudaki bilgi yetersizliğimden düşüncelerimi dizginliyor ve izlemeye devam ediyorum. İkinci şaşkınlık hemen ardından geliyor. Ulemanın yanındaki ses sanatçısı, ulemamızı takdir ediyor ve diyor ki, tam kafama göre bir din adamı. Ben sizi dinledikçe rahatlıyorum. Siz bize dinin kolay yönlerini gösteriyorsunuz.” Neden mi şaşırıyorum? Bakın böyle konular sık sık gündeme getiriliyor. Konunun izahı noktasında önceden de dediğim gibi fazla bir söz haddime değil, ancak bu garip yaklaşım beni bunaltıyor. Şimdi bakın bu güzel sanatçı kızımız, sözde namaz kılacakmış da, sırf oje ile abdest alınmaz dendiği için namazdan vazgeçmiş. Hani bir ara namazdaki duaların Türkçe olmasını savunanlar da yanı yaklaşımı sergilemişlerdi. İşin en ilginç tarafı da İslam adına konuşanların o muhteşem terbiyesi ile Ne yani dualar Türkçe okunsa namaz mı kılacaktınız? dememesidir. Elbette dinimiz kolaylıklar dinidir, bunda hiçbir şüphemiz yok da, Allah’a kulluk için ojeden vaz geçemeyenlerin aradıkları bir kolaylık değil sözü edilen. İşin esasında birilerine hoş görünmek uğruna, belki de çok iyi niyetle zorlama hüküm çıkartan bilgili insanlarımız burada bir tuzağa düştüklerinin farkında değiller. Soruyu soranın amacı asla üzüm yemek değil. İnanın bağcıyı dövmek için fırsat kolluyorlar. Hatta bağcıyı bırakın bahane bulup köyün muhtarını bile dövecekler. Bunu taviz kabul edip daha öte sorular geliyor hemen peşinden. Rujla, makyajla, mini etekle de namaz kılınabilir mi? Ben hiç namaz kılmadıııım. Babamın cenaze namazında en önde olmak istiyorum. Bayanlar cenaze namazı kılabilir değil mi hocaaam? Sakız çiğnemek orucu bozmuyorsa bir kadeh viski de bozmaz değil mi hocam? Ben hayvan kesimine karşıyım, onun parası ile fakir kız çocuklarına bikini alsam olur mu? Kalbi iyi olanın namaz kılmasına gerek var mı hocammmm? Haydi bakalım dinimizin kolaylıklarını gösterin şu bayanlara, kolay gelsin hocam.

Popularity: 5% [?]

Aytekin Kırdıoğlu, Edebiyat

GÜZEL ŞEYLERİN SATMADIĞI ÜLKE

Ocak 31st, 2010

Bir ülke düşünün: Gündemi takip etmeye gün yetmiyor. Hangi Türkiye’de yaşıyoruz. Gazetelerin yazdığı Teksas Türkiye’sinde mi? Yoksa güllük gülistanlık Türkiye’de mi? İkisi de değil aslında. Çok gelişmiş ülkelerden yüksek suç oranımız var; ama kendi coğrafyamızdan baktığımızda kabul edilebilir bir oran aslında. Tabi içerden ve dışarıdan çomaklara rağmen gayet normal sayılabilir. Peki, nasıl bakalım.2.Abdülhamid paranoyası ile mi? Yoksa sorun başka mı?

Gelişmiş ülkelerde suç oranlarının düşük olması yasaların caydırıcılığı yanı sıra uygulanabilir olması çok önemli. Bunun yanı sıra topluma kuralları iyi anlatma ve etkileşimi sağlamaları da artı puan kazandırıyor. Bizde niye böyle değil peki? Biz sanatı, teşhir etmeyi eğretilemeyi unuttuk aslında.

Şiddeti öyle bir anlatmaya başladık ki. Şiddet yanında sönük kaldı. Önce filmler, sonra çizgi filmlerle o kadar güzel işlendi zihnimize. Şiddet içermeyen gazete, dergi, kitap satmaz oldu. Ve bir isyan var büyüklerimiz de gençlik bozuldu. Yalnız hiçbir şeyden tatmin olmayan duyarsız insan kalabalıklarına dönüştüler diye. Tüm suçlu gençler olamaz? Bilgisayarların başına kim hapsettiyse, sokağa çıkmaya korkar hale getirdiyse suçun büyüğü onlarda…

Aynanın diğer yüzü; bir yandan da facebook, twitter gibi sosyal ağlarda iyilikleri paylaşan bir nesil geliyor. Ben bu kuşağa Necip Fazıl Ruhu diyorum. Ne güzel demiş şair:

UTANSIN

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Yine oturduğumuz yerden de olsa bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Sokaklara çıkma yasağı koyanlar belki internet sokaklarına da çıkmamızı yasak eder. Ama bir kişi bile doğruyu yaşasa anlasa yaşatsa umut vardır hala Pandora’nın kutusunda…

Popularity: 9% [?]

Genel, Mahmut Yıldırım (Mentalist), Yaşam

Ne Yaparsın?

Ocak 28th, 2010

Bir arabanız varsa, siz de trafiğe çıkıyorsanız aşağıda sorduklarıma cevap verin lütfen. Bu cevabı -eğer yapabiliyorsanız- kendinizi de düşünerek verin ki bir işe yarasın.

S.1. Yolda gidiyorsunuz, yan yoldan gelen veya park halinde duran bir araç yolunuza çıktı. Ne yaparsınız?                                                                                                                             Gaza basar, sollama moduna geçer, sinirlenir, hatta korna çalarım. Benim önüme geçmesi söz konusu değildir,

S.2. Şehir içinde seyir halindeyken bir arkadaşınızı gördünüz, ne yaparsınız?

Klaksonla bana bakmasını sağlarım. Beni görmüşse olduğum yerde durur yanıma gelmesini bekler, gelince de ortalık yerde sohbet ederim. Arkadan rahatsız eden arabalara da en azından ters ters bakarım. Beni rahatsız etmeleri çok canımı sıkar. Ne var efendim biraz beklesinler tabakhaneye b… yetiştiriyorlar.

S.3. Şehir merkezine aracınızla geldiniz, park yeri arıyorsunuz, park boşluğu yok, ne yaparsınız?                                                                                                                                                             Nerede işim varsa oraya en yakın yeri arar, park ederim. Park kuralları beni bağlamaz.

S.4. Önünüzde bir araç varsa ne yaparsınız?                                                                                          

Kimse benden önde olamaz, ne pahasına olursa olsun sollarım. Onu da hızlandırmak için çok yakın takip eder, korna çalar, selektör yaparım.

S.5. Trafik ışıklarına yanaşıyorsunuz, nasıl davranırsınız?                                                     Uzaktan yanan yeşili görmüşsem değişme ihtimaline karşı gaza basarım.Yeşile yetişememişsem kırmızıyı görmezlikten gelirim.

S.6. Kırmızı ışıkta durmak zorunda kalmışsanız ne yaparsınız?                                      Sabırsızlıkla bekler, yarış arabaları gibi yeşili beklerken sık sık gaza basarım. Işıkları geçer, bir metrelik avantaj kazanır, yeşilin yandığını arkadakilerin uyarısı ile anlarım. Yeşil yanmadan birkaç saniye önce gaza basar, patinajla kalkarım

S.7. Seyir halindeyken telefonunuz çalarsa ne yaparsınız?                                                                   

Bu da soru mu elbette açar konuşurum, ne yani bir de arabamı durduracak mıyım? Durduracaksam da yolun ortasında durdurur lafım bitene kadar konuşurum.

S.8. Küçük çocuğunuzu arabanızda nereye oturtursunuz?                                                     Kızı soruyorsanız, elbette anasının kucağında. Oğlanı mı? Koçum benim alışsın diye direksiyonla benim arama, kucağıma.

S.9. Biri trafiği tıkamışsa ne yaparsınız?                                                                                           Kimsenin hatti değildir bu, kavga çıkartırım.

S.10. Gece şehir içinde neden uzun farlarla yol alıyorsunuz?                                                 Ben mi, yok canım, ne uzun farı? Haaa o yüzden mi karşımdan gelenler selektör yapıp duruyorlar. Ben da ne kadar çok tanışım var diye seviniyordum.

Bu sorulara verilen cevaplar size yabancı mı geldi? Kusura bakmayın ama siz ehliyeti nereden aldınız? Yoksa bin bir zahmetle kursa gidip kuralları mı öğrendiniz?

Vah vaaah çok üzüldüm.

Popularity: 8% [?]

Aytekin Kırdıoğlu, Edebiyat

Duygu Sepetimden

Ocak 13th, 2010

Tamam uyuyalım…

Al defteri kalemi eline hayalimizi  boyuyalım…

Tam uykuya dalarken hayalin güzelliğinde uyanalım…

Gülücükler saçalım dünyaya ve hiç kimse uyandırmasın bizi…

duymayalım çalar saatin sesini

Okula geç kaldın ninnisini…

Sevgilinin Yokluğu

Belki yoksun yanımda bir yanım eksik,

Bir yanım göreceli…

Uzaklığının zindanındayım şimdi,

Sensiz zaman dört köşeli…

Sana olan sevgimi anlatacak çok’lar az şimdi…

Ben sensiz hala ham bir yanım göreceli

Kalemim senin için akıyor

Seni anlatmayan tüm tümcelerim eksik heceli…

Ben senli olacak günlerin hayaline daldım şimdi

Gücüm yetene kadar uyku tutana kadar…

Popularity: 12% [?]

Edebiyat, Mahmut Yıldırım (Mentalist), Yaşam

Yetimlerimiz

Ocak 11th, 2010

 

 

Bir ülkenin kalkınmışlığının, medeniliğinin belli ölçüleri olsa gerek. İnsanların kanunlara saygısından tutun, sokaklarının temizliğine kadar ölçüler verilebilir. Hatta belki kabirlerini de bakabilirsiniz; ne kadar temizdir, düzelidir, diye.

Ben olsam bir de o memleketin fakirine, yetimine bakardım. Eğer derdim, bunlar insan gibi insan olsalar öncelikle yoksullarına sahip çıkarlar, yetimlerini gözetirler. Kimseyi suçlamak istemiyorum, ama Çorum’da bu işin peşine düşen var mı, diye düşünmeden de edemiyorum. Vardır elbette. Devletin kurumlarından tutun, hepimizin bildiği büyük kuruluşlar da var. Ama ne kadar etkili, bunların varlığı gerçekten Çorum’daki tüm yetimlere el uzandığının kanıtı mıdır? Mesela geçtiğimiz gece aç yatan bir fakirimiz var mıydı Çorum’da, bir yetimimiz var mıydı başı okşanacak, derdi sorulacak? Muhtemelen vardı ve biz dün geceyi mışıl mışıl uyuyarak geçirdik. Kimilerimizin bir ara aklına gelmiş de olabilir, ama “Ne yapayım canım, benim gücüm yetmez ki” diyerek kendimizi avuttuk ve sıcak yatağımızda uyumaya devam ettik. Şu dünya telaşından kurtulup da Allah için düşünün ve Allah’ın bizi verdiği sorumluluğu hatırlayın.

Birçok insanın içinde bu yardın severliliğin olduğunu biliyorum. Belki de son günlerde çıkan yolsuzluk iddiaları da sizi kötü etkilemiş olabilir. Sadece yolsuzlukla kalmayan bu çirkin girişimlerin, sonraki yardımların da önünü kestiğini esefle görüyorum ve üzülüyorum da. Hiçbir suçu olmayan garibanların hem toplanan yardımlardan olması ve sonrakilerin de gelmemesine neden olan bu çirkinlikler ne olur bizi yıldırmasın. Gerekirse biz, kendimiz bir dernek, bir vakıf kuralım. Ya da mevcut kurumlardan yararlanalım. Herkesin güvendiği insanlar bulup görevi onlara verelim. Maddi, manevi olarak bu girişimi destekleyecek yüzlerce insanın bulunduğunu biliyorum. Mesela Salim Öğüt Hocam, geçtiğimiz haftaki dersinde özellikle üzerinde durdu ve destek sözü de verdi.

Harekete geçmek için neyi  bekliyoruz?

Popularity: 11% [?]

Aytekin Kırdıoğlu, Edebiyat

Konsol Dünyası

Ocak 10th, 2010

Tarihin en eski zamanlarından beri oyun oynamak bir kültürdür. Artık günümüzden iyice kaybettiğimiz sokakta oynama alışkanlığı ise 80’ler doğup 90’lar da çocuk olanlar ise sokak oyunu kültürünün son nesili olarak kaldılar. Şu anda yaşadığımız dijital çağda geçmiş tohumları atılan olgu yavaş yavaş meyvelerini vermeye başladı. Eskiden neon ışıkların yandığı atari salonlarında jetonlu oyunlar zamanla küçülerek atari oyunların olarak evimize girdi. Mairo’nun manitasını kurtarmak için az uğraşmadık hepimiz. Tabi soccer,tecmo cup ve çocukluk kahramanımız Tsubasa’nın oyunlarının ayrı bir yeri vardı dünyamızda.Sonraları işler biraz daha büyüdü.Atari salonlarındaki görüntü kalitesi daha ucuza ve daha çok çeşitle bilgisayarlarımıza geldi.Ama görüntü işleri çok hızlı gelişti ve daha iyi daha özel sadece belli bir amaca hizmet eden konsol araçlar ortaya çıktı.Play station,Nintendo wii vb. Bir çok oyun konsolu evimize girdi.Öyle ki İngiltere’de25 milyon kişi yaklaşık her iki kişiden birinde konsol var.

Neden Konsol?

Günümüzde bu kadar yaygınlaşan konsolun gelişmesinin pek çok nedeni var. En önemlisi kullanım kolaylığı ve çok çabuk öğrenilmesi bunun başında geliyor. Bunun yanı sıra Nintendo wii’deki plates için harici malzemeler ve tenis oyunundaki gerçekçilik hissi veren oyun kumandaları kaliteyi artıran gelişmeler. Bunun yanı sıra Play station’da son yıllarda futbol oyununda yaptıklarıyla bu alanda devrim yaptı, bilgisayardaki rakibi Fifa’nın daha sıkı çalışmasına neden oldu. Oyun kalitesi ve oynanabilirlik, sesleri, seyirciler, oyuncuların fizik kalitesi ve teknik özellikleri vb çok iyi işlendi. Bir diğer kolaylığı ise taşınabilir olması bu yönüyle masaüstü bilgisayarlara büyük fark attı.

Play Station 2’de Pro Evolution Soccer(Pes) ya da 3’de oynamak

Sondan başlayalım 2010 sürüm ile birlikte bariz fark görüldü.2 de daha hızlı oynanırken 3’te gerçek futbola iyice yaklaştı eğer bir maç fanatiği ve iyi futbol oynuyorsanız 3’te işiniz daha kolay. Oyuncuya daha hâkimsiniz ve takımın her hamlesi sizden sorumlu. Bunun için bolca oynamalı ve oyun stratejisi geliştirmeniz gerekir. Artık pes oynamak daha zor ve daha zevkli… Tabi kolay ve hızlı olsun diyenler 2 oynamaya devam ediyorlar

Duygusal Play Station

Artık beyin-el kordinasyonu dışında beyninize duygularınıza da hâkim olmanız gerekiyor. Yine futboldan örneklemek gerekirse siz bir golden sonra öfkelendiniz iseniz takım daha saldırgan, eğer moraliniz bozulmuşsa takımda bundan etkilenecek. Tabi iyi tarafı ise siz mücadeleden kopmaz daha hırslı iseniz takımda bundan etkilenebilir. Ama bunu tamamen böyle yapmak sıkıcı olabilir. Bunun yanı sıra şu özellikte fena olmaz oyuncularda belli bir karekter yüklenip sizin duygularınızdan çıkarım yapma özelliği eklenebilir.

Bir diğer yenilik ise hava durumu olayı… Eğer dışarıda hava yağışlı ise oyunda da yağışlı olacak. Bunu şu anda Amerika’da Amerikan futbolunda uygulaması var

Popularity: 14% [?]

Mahmut Yıldırım (Mentalist), Teknoloji, Yaşam , , , ,

YATILI NECİP (öykü)

Aralık 19th, 2009

 

Tak,tak,tak

 Kalkın oğlum. Kahvaltıya yetişemeyeceksiniz. Okula geç kalacaksınız.

 Tak,tak,tak

Neydi bu ses? Konuşan kimdi? Burası neresi?

Kafasını toplaması uzun sürdü. İlk anladığı öğretmenin elindeki anahtarlarla ranzaya vurduğu

oldu. Burası öğrenci yurduydu, sabah olmuştu. Nöbetçi öğretmen oda oda gezerek uyanmayan öğrencileri uyartıyordu.

Aslında Necip her sabah erkenden uyanırdı. Köyde genellikle yatsıdan sonra hemen

yatılır, sabah ezanı ile kalkılırdı. Necip, uyansa da yerinden kalkmaz, annesinin gelmesini beklerdi.

Annesi her sabah onun başına kadar gelir, en tatlı sesiyle adını söyler, nasırlı, çatlak, buruşuk  da olsa elini oğlunun saçında, yüzünde gezdirir, sonra ellerini avucuna alır,  çeker, uyartmaya kıyamayan bir tavırla onu kuru göğsüne yapıştırır, kalan uykusunu da burada tamamlasın, der gibi bir müddet öylece tutardı. Necip’se biraz sonra yeni uyanırmış gibi yapar, anasına sarılır, köyün, sağılan taze sütün,  tezeklerin kokusunu, anasının tertemiz ten kokusunu doya doya içine çekerdi.

Yaz günleri bahçede kurulan kahvaltı sofrasına geçtiğinde kendi ile yaşıt ablasının oğlu da gelmiş olur, çınar ağacının dibinde alel acele yerler, oyuna koşarlardı.

 

Bu sefer kalkmadı yataktan, kalkmadı. Gece çok geç saatlere kadar uyuyamamıştı. Yoklama

alındıktan sonra nöbetçi öğretmen hemen yatmalarını tembih etse de, odanın büyük öğrencilerinin gürültüleri uyutmamıştı Necip’i. Aslında her gece böyleydi. Kimi radyo dinler, kimi sohbet eder veya boğuşurlardı birileriyle. İtiraz etme hakkı da yoktu küçüklerin. İdarenin seçtiği oda başkanından başka on kişilik odanın bir de ağabeyi olurdu. O ne derse yapılır, itiraz edilmezdi. Karşı çıkmaya kalkanlar diğer odadakilerce de cezalandırılır, şikayet etmek de mümkün olmazdı. kimse, tüm büyükleri karşısına alma cesaretini gösteremezdi.

-         Hala yatıyor musun, oğlum?

Bu defaki sert bir uyarıydı, toparlanıp kalktı. Yatağını düzeltti, tuvalete gitti, yemekhaneye indi. Aşağı inmekte gecikmişti. Sırada oldukça çok öğrenci vardı ve saat yediye yanaşmıştı. Yedide dağıtım kesilir, geç kalanlar o gün kahvaltı alamazdı. Necip’in önünde çok kişi olmasa da, zamanında kahvaltıyı alamama ihtimali vardı. Nöbetçi öğretmenin arkasını döndüğü anlarda, kendisinden sonra sıraya giren ağabeyler hemen öne geçi geçiveriyor, Necip bir türlü ilerleyemiyordu..

Anasının kendisine hazırladığı kahvaltılar geldi aklına. Taze yumurta yağda pişirilir, sıcak süt ve yeni yapılmış bazlamalar konurdu önüne. Ablaları ısrar eder, ye,diye,o nazlanırdı. Ailenin tek oğlu olmanın ayrıcalıklarını kullanır, şımarırdı.

-Tamam, zaman doldu. Haydi bakalım, zamanında kalkaydınız.

Yemek dağıtan aşçının sesiydi bu. Kendine iki kişi kala durdurulmuştu kahvaltı dağılımı.

Mahzun mahzun geri dönenlerin tamamı da küçüklerdi.

Necip bir ara aşçıyla göz göze geldi. Aşçı bir taraftan tezgahı toparlarken, bir taraftan da söyleniyordu. Necip’in mahzun hali onu hiç etkilememiş gözükse de dağıtım bittiği halde bırakıp gitmeyen çocuğa boş bir çeyrek ekmek uzattı. Hızlı adımları 7.30’daki ilk derse yetişmek içindi Necip’in. Devletin verdiği ayakkabı olmasa, kendi eski ayakkabıları şu bastığı karları muhakkak içine alır,ayaklarını dondururdu. Bir taraftan elindeki ekmeği ısırıp, yutmaya çalışırken bir taraftan da ceketinin yakasını boğazının çevresinde tutmaya çalışıyor, koltuğunun altındaki defterleri düşürmemeye de gayret ederek.

-Oğlum, senin palton yok mu?

Kafasını kaldırdığında matematik öğretmeni ile göz göze geldi. Onun da evi buralardaydı. Kimi sabahlar karşılaşıyorlar, öğretmen onun durumunu soruyor,okula kadar sohbet ederek gidiyorlardı.

-Şey, öğretmenim…

-Şu soğuğa bak oğlum. İnsan böyle çıkar mı yurttan?

Cevap vermedi Necip. Şimdi nasıl derdi: Devletin parasıyla alınan bir paltom vardı. Çaldılar,sustu.

Okula geldiğinde ön kapıda öğretmenden ayrıldı. İçeri girmek için sıralanan öğrencilerin tamamı girmiş, müdür yardımcısı elleri arkasında geç gelenleri paylıyor.

-Şu saça başa bak, tabii sen kahvaltı bile yapmamışsındır.

Necip de payını aldı azarlamalardan:

-Şu kılık kıyafete bak! Oğlum ne pis adamsın, gömleğini kaç yıl önce yıkadın?

Bu sözler çok ağır gelmişti Necip’e Allah’tan kimse yoktu çevrede.

Koridorlar boşalmış, öğretmenler sınıflara yönelmişti. Selam vere vere hızlı adımlarla koridorları geçti. Merdiveni, tekrar koridor ve sınıfın önüne geldi. Merakla içeriyi dinledi. Öğretmenin olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Sınıfın sessizliği korktuğunun başına geldiğinin belirtisiydi. Kapıyı vurdu,içeriye girdi.

Tüm sınıf ona bakıyordu, o ise yere. Öğretmen:

-Bak bu son. Bir daha sınıfa almam seni. Otur bakalım yerine.

-…

Necip kafasını hiç kaldırmadan en arka sıradaki yerine oturdu. Eğer sınıfta yurttaki arkadaşlarından biri olsa onunla otururdu. Bir o yalnız oturuyordu sınıfta.

Öğretmen henüz yoklamayı bitirmediğinden öğrenciler de rahat hareket ediyor birbirleriyle konuşuyorlardı:

-Şu Necip’e gıcık oluyorum.

-Doğru, bende gıcık oluyorum. Çok yabani, iki laf edilmiyor.

-Kıııız, bunun kız arkadaşı da yok değil mi?

-Şu dediğine bak, kim neynesin onu? Cebinde parası yok. Üstelik üstüne başına bak. Sene başında bir şeylere benziyordu.

-Kız yatarken de mi, bu elbiseyle…

Bir gülüşme oldu. Öğretmenin sert bakışı iki kızın gülmesini bıçak gibi kesti.

Necip, işin farkında bile değildi. O,biraz önce müdür yardımcısının sözlerine takılmıştı. Pis.Yıllarca anacığının yıkadıklarını giymişti. Belki eski şeylerdi ama tertemiz giydirirdi anası. Uzun zamandır köye gidemiyordu. Yoksa toplayıp götürecek, pırıl pırıl dönecekti. Gözleri nemlendi. Biraz sonra.

  -Oğlum sen ağlıyor musun?

Topladı Necip kendini:

-Yok öğretmenim, soğuktan oldu.

Öğretmen üstelemedi. O ders Necip’ e hiç soru sormadı. Necip’se dersin bittiğini, arkadaşlarının ayaklanmasından anlayabilmişti. Aslında tam o sıra Necip anasının dizinde yatmış, akasya kokuları arasında saçını okşatıyordu.

 

SON

Popularity: 15% [?]

Aytekin Kırdıoğlu, Edebiyat

Albert Camus-Yabancı

Aralık 13th, 2009

Nobel Edebiyat ödüllü yazarın en çok okunan kitaplarından biridir ‘Yabancı’ kitabı.Baş karekterimiz Meursault başında çok fazla bir şey geçmemiştir.Ne Dan Brown,ne bir Grange kadar sürükleyici değildir aslında.Yazarın değişik bir dili ve tarzı var.Burda önemli olan karekterimizin başından geçen olaylara bakış açışı.Olaylar hakkında çok fazla konuşmuyor,düşünmüyor ya da kurgulamıyor.İşte onun için kitabın adı Yabancı.Belki birçok romanda veya filmde onunla taban tabana zıt karekterler gördük.Planlı,programlı parçadan-bütüne geçebilen,herkesin görmediğini gören karekterler vardı.Ama ‘Yabancı’ kitabında bizi çeken hava diğerlerinde farklı.Diğerlerinden birçoğunun başımıza gelmesi mümkün olmayan olaylar dizisi incelenirken bu kitapta biraz daha bizim rutin hayatımıza yaklaşmış bir karekter görüyoruz. Yabancı’yı diğerlerinden ayıran özelliği duygusuz bir duvar gibi olması.Ona söylediğiniz kelimeler sadece yankı yapıyor.Peki normal insan ne ki?Bay Meursault farklı.Normal insan kızması gerekn yerde kızan,gülmesi yerden gülen insandır.Yani olaylara olağan tepkiler veren kişidir.Bizim karekterimiz ise annesinin ölümüne hatta birini öldürüp tepki veremeyecek kadar yabancı. Bir hadiste şöyle diyordu.Sık sık ölümü hatırlayın.Bu kitaptan sonra daha iyi anlıyorum.Ölüm var yaptığınız şeylere üzülmenin,kederlenmenin manası yok.İnsan ölümü hatırladıkça yaşamanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlıyor. İLGİNÇ BİR NOT:Bildiğiniz gibi muhabbete geç katılıp ya da anlamadığımız zaman konuya fransız kaldığımız esprisi yaparlar.Acaba ALbert Camus Yabancı’sına bir atıf mı yapılıyor. :)

Popularity: 18% [?]

Mahmut Yıldırım (Mentalist), Yazar, Yaşam ,

Translation form - Translate your comment!